Prof. Doğan Göçmen: Koronadan sonra da dünyamızı güzelleştirecek olan dayanışmadır, çünkü dayanışma insanın zarafetidir.

Politika Atlası’nın notu: Bir süredir sürdürdüğümüz söyleşi serimizin bu haftaki konuğu sevgili hocamız Doğan Göçmen oldu. Hocamıza pek çok konuda soru yönelttik. Kendisinin cevapları aşağıdaki gibi…

 

Doğan Hocam öncelikle, Politika Atlası adına mülakat isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İlk sorumuza da “nasıl olduğunuzu”, “bu süreci nasıl geçirdiğinizi” sorarak başlayalım istiyoruz?

Bana, okurlarınıza kendimi anlatma ve açıklama fırsatı verdiğiniz için asıl ben teşekkür ederim. Kişisel olarak yaşadıklarımızdan ve gözlemlediklerimizden etkileniyoruz doğal olarak. Durumun üstesinden psikolojik ve duygusal bakımdan da gelmeye çalışıyoruz. Fakat insanlıktan çıkmamış birisinin insanlığın içinde bulunduğu durumu görüp acı çekmemesi mümkün değil. İçinde bulunduğumuz son derece dramatik ve birçok bakımdan da trajik duruma karşın bazı insanların ve kurumların bunu ganimete çevirmeye çalışıyor olmalarını görmek acı veriyor elbette.

Neden akıllanamıyoruz?

Savaşlar tüm hızıyla ve kızgınlığıyla sürüyor. Pazarlara gidenler sosyal medyada her şeyin ateş pahası olduğunu bildiriyor. Bugün insanın en çok muhtaç olduğu bugünde bari olmasın diyoruz. Ama oluyor. Fiyatlar astronomik boyutlarda fırlamış durumda anlaşılan. İçinde bulunduğumuz durumda herkesin herkese yardım elini uzatmak yerine ihtiyaç nesneleri üzerinde tekel oluşturmuş kişilerin durumu daha çok kar etme nesnesine dönüştürmesi insan aklıyla açıklanamaz kanımca. Haberlerde okuyoruz: ABD kökenli bir firma Küba’nın solunum cihazı satın almak üzere anlaştığı firmayı satın alıyor ve sözleşmeyi iptal ediyor. Bu kararı böyle çabuk ve kolay bir şekilde verebilen insanlar gezegenimize uzayın hangi köşesinden geldiler acaba? Kriz yönetimi kendi başına bir komedidir zaten. Politikacılar bildiğimiz güç ve mevki kavgalarını olduğu gibi sürdürüyor, hatta bu durumu araçsallaştırıp kullanmaya çalışıyorlar. Örnekler çoğaltılabilir. Virüs krizine ve karantinaya rağmen hiçbir şey olmamış gibi daha da yabancılaşarak devam ettiğimizi gözlemlemek son derece acı verici elbette.

Akademide alışık olduğumuz yoğun tempoda çalışmaya devam ediyoruz. Tüm meslektaşlarım ve evden çalışma olanağı olan diğer yurttaşlarımız gibi evden çalışmaya devam ediyoruz. Felsefede, uzaktan öğretim çerçevesinde verdiğimiz derslerimizin önceden yüz-yüze olan derslerimizden alışık olduğumuz verimlilik seviyesinde tutabilmek için alışık olduğumuzdan çok daha fazla çalışmak ve derslerimizi çok daha yoğun yapmak zorundayız.

Uzaktan öğretim bağlamında düşününce yaşamış olduğumuz virüs krizinin yapay zekâ tartışmalarına en azından bir açıdan açıklık getirdiğini ileri sürebiliriz. Bu aslında aynı zamanda yapay zekânın sunduğu olanakları da daha iyi görmemizi sağlamaktadır.

Yapay zekânın teker teker insanlara ve bir bütün olarak tüm insanlığa sonsuz olanaklar sunduğu ve sunma potansiyeline sahip olduğu açık. Fakat insanlar arası ilişkide en basit yüz-yüze (facie ad faciem) ilişkisinin sunduğu duygusal ve tabi düşünsel zenginliği sunmaktan çok uzaktır. Bugün bir kez daha görüyoruz ki, insanın yüz-yüze olan ilişkisinin yerini hiçbir şey tutmamaktadır ve tutamayacaktır. Daha karmaşık ve sonradan geliştirilen tüm iletişme biçimlerinin anlamını, temellerinde yatanı, kökeninde olanı, yani yüz-yüze ilişkiyi hatırlayınca tam olarak kavrayabiliyoruz.

Bunların ışığında düşününce, ancak şimdi Sebahattin Ali’nin “Dağlar” şiirindeki “İnsan sohbetleri yasak” dizesinde yüz-yüze insan sohbetlerine olan özlemin, yüz-yüze insan sohbetlerinin tüm iletişim biçimleri için temellendirici derin anlamını daha iyi kavrayabiliyoruz. Dizenin geçtiği dörtlüğü hatırlayalım:

Şehirler bana bir tuzak,

İnsan sohbetleri yasak,

Uzak olun benden, uzak,

Benim meskenim dağlardır.

Bugün neredeyse hepimiz kentlerde yaşıyoruz. Fakat kentlerimiz bugün yaşamımız için gerçekten de tam anlamıyla bir tuzağa dönüşmüş durumda. Doğrudan insan sohbetleri bugün olabildiği kadarıyla hepimizin kendimizi “gönüllü” olarak kapattığı dört duvar arasında ne kadar mümkünse, o kadar mümkündür ve yapay zekânın da hayatımıza ne tür olanaklar sunduğunu tam da bu bağlamda deneyimleyerek görüyoruz. Bugün dört duvarın ötesiyle ancak yapay zekâ sayesinde iletişebiliyoruz. Bugün insanlardan uzak oluyoruz ve insanlara “uzak olun” diyoruz. ‘Sosyal mesafe’yi kurma ve koruma talebi sanırım bununla ilgilidir. Tabi hepimiz kendi canımızın peşindeyiz. Doğal olarak. Bu, Rousseau’nun amour de soi ilkesine, yani her hayvanı kendini korumaya yönelten ilkeye göre hakkımızdır. Rousseau’ya göre tüm hayvanlarda olan bu duygu, insanın merhamet ve erdem duygusunun da kaynağıdır. Kurmaya ve korumaya çalıştığımız ‘sosyal mesafe’ sonucu olarak başkalarının canını da korumuş oluyoruz.

Bugün meskenimiz dört duvarımızdır, çünkü bahşedilen can tatlıdır. Bu bakımdan günlerimiz gözlem, düşünüm, iş ve ders bakımından çok yoğun ve tabi yorucu da geçiyor.

Ama çok şey de öğreniyoruz elbette. En büyük zevkimiz tabi ki öğrencilerimizin öğrenimlerine ara vermeden en verimli bir şekilde devam etmelerini sağlıyor olabilmek; en önemli motivasyonumuz ve en büyük tesellimiz budur.

Bunun yanında elbette içinde bulunduğumuz sınırlı sosyal etkinlik ve zorunlu-gönüllü karantina durumunu psikolojik olarak halledebilmek gerekmektedir. Bizim, kamusal alanda etkin olan akademisyenler, doğal olarak etkin olup topluma moral verme diye bir yükümlülüğümüz de var. Ve aynı şekilde öğrencilerimizin de motivasyonunu yüksek tutmak zorundayız, elimizden geldiği kadar onlara psikolojik bakımdan da destek vermek zorundayız. Zira tek yükümlülüğümüz ders vermek değil. Hele hepimiz için bu son derece zor dönemde öncelikli sorumluluğumuz bile değil ders vermek kanımca. Öncelikli görevimiz bu zor dönemi aşmaları için öğrencilerimize, eşlerimize, çocuklarımıza, tanıdıklarımıza, akrabalarımıza, mesai arkadaşlarımıza, komşularımıza vs. yardımcı olmaktır, kendi beden ve ruh sağlığımızı korumaktır.

İçinde bulunduğumuz gönüllü hapislik durumu bize şimdiye kadar belki de hep arzuladığı fakat bir türlü sahip olamadığımız kadar zaman ve olanak sunuyor. Zaman kendimize dönmek ve ‘insan sen nesin?’, ‘insanlık ve dünya ne haldedir?’ diye sorma ve düşünme zamanıdır.

Hocam, bildiğiniz üzere Kovid-19’un pandemi halini almasıyla birlikte hemen her ülke bir dizi önleyici programı uygulamaya geçirdi. Sokağa çıkma yasaklarından şehirlerin tamamen karantina altına alınmasına kadar… Burada sormak istediğimiz, bu sürecin insanların yaşam tarzına nasıl bir etkisinin olacağıdır? Daha genel bir ifade ile soracak olursak, toplumsal düzeyde insan alışkanlıklarında belirgin bir değişim söz konusu mu sizce?

Aslında yaşananların ışığında düşünecek olursak hiçbir şeyin olduğu gibi kalmaması gerekir. Her şeyin ilkesel olarak sorgulanması ve değiştirilmesi gerekir. Kanımca tam da şimdi Descartesçı anlamda “düşünüyorum, o halde varım” deme zamanı.

Descartes teker teker kişisel hayatımızda ve insanlık olarak toplumsal hayatımızda yalandan, önyargılardan, ırkçılıktan, savaşlardan, batıl inançlardan, tüm bencilliklerden arınıp, insana layık yepyeni aydınlanmış bir hayat kurabilmemiz için tüm ilişkilerin ve değerlerin temelden değiştirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Descartes, Nietzsche gibi yalnızca değerlerin değil, aynı zamanda ilişkilerin de tersine çevrilmesi gerektiğini düşünmektedir. Örneğin kentlerimizi bile yeni baştan bütünlüklü bir konsepte göre yeraltı ve yerüstü ve tüm toplumsallığıyla yeni baştan kurmamız gerektiğini düşünmektedir. İnsanın gerçek anlamda insan gibi düşünebilmesinin, yani “düşünüyorum, öyleyse varım” diyebilmesinin önkoşulu insanlığın tarihsel bir yeniden doğuşudur.

Mevcut pandemi bize insanlığın bunun için gerekli maddi, duygusal ve düşünsel birikime sahip olduğunu göstermiştir. Fakat öyle anlaşılıyor ki, gerekli olan bu yeniden doğuşun önünde yapısal engeller vardır; yapıda herhangi bir değişiklik yapmadan her şeyin şimdiye kadar olduğu gibi, yani business as usual olarak devam etmesini isteyenler vardır.

Alınan ekonomik ve politik önlemler ve piyasada hâkim olan aktörlerin verdiği tepkiler bunu göstermektedir. Dolayısıyla neyin değişip değişmeyeceğine ve değişecek olanın nasıl ve hangi yönde değişeceğine, değişimden yana olan ve olanı ilkesel olarak muhafaza etmek isteyen güçlerin ortaya koyacağı mücadele gücüne ve azmine bağlı olacaktır.

Fakat yukarıda sorduğunuz soru burada söylediklerimden daha fazlasını bilmek istiyor. Sorunuz aktörlerin istek ve arzularından bağımsız olarak nelerin değişeceğini, yani hiçbir şekilde engellenmesi mümkün olmayan değişimin ne olduğunu ortaya çıkarmayı amaçlıyor.

Yaşanan korona krizi ile birlikte insanların bilinç ve inanç dünyası tamamıyla değişmeye başlamıştır. Hiç kimsenin ve hiçbir şeyin engelleyemeyeceği şeylerden birisi, tüm insanlığın ve teker teker her bir insanın dünya algısının ve yaşam bilincinin bundan böyle köklü bir şekilde değişmiş olmasıdır. İnsanlık, kendisini tarihinde ilk defa bir bütün olarak, insanlık olarak algılamaya başlamıştır. Bu insanlığın kendisine dair bilincinin gelişimi bakımından yepyeni, çok anlamlı ve önemli bir aşamadır. Bundan böyle artık dar, kendisini mutlaklaştıran ulusçu ve milliyetçi, dinci ve mezhepçi anlayışlar ilkesel olarak yıkılmıştır. Kendisini evrensel bir bakış açısıyla kuramayan, kendisini evrensel değerlere dayandıramayan, merkezine en azından perspektifsel olarak yaşamı, insanı ve insanlığı koyamayan, kendisini evrensel değerlere açıp onlarla diyalog içine giremeyen hiçbir dünya görüşü artık geçerlilik talebiyle ortaya çıkamaz.

Yeniçağ ve modernlik insanlık çağıdır. İnsanlık çağı ile kastettiğim, Yeniçağ ile birlikte tüm insanlık tarihinde insanlığın bir bütün olarak dünya çapında ortak mekan ve zaman algısı oluşturmaya başlamış olmasıdır. Bu, insanlığın tüm insanlığı kapsayan ortak insanlık tarihi ve bu ortak tarihe dair bir ortak tarih bilinci oluşturmasının önkoşuludur. Bu evrensel kuşatıcı, fakat ayrıntıyı da gören bakış açısı felsefe ve bilim açısından kuşkusuz yeni değildir. Rotterdamlı Erasmus Barışın Şikayetçisi adlı denemesinde insanlığın içsavaşının sonlandırılıp içbarışın sağlanabileceğini söylemesinin üzerinden tam beş yüz yıl geçti. Aynı şekilde insanlığa Ütopya adlı eserinde yepyeni bir ütopya sunan Thomas Morus kendisine önerilen krala danışmanlık teklifini ‘işi savaş sanatını geliştirmek olanlara, benim gibi barışı isteyen birisinin danışmanlık yapması mümkün değildir’ diye reddeder. Teklifi, barışçı olmasına karşın pragmatik düşünüp, oportünist davranarak statü, mevki ve kazanç nedeniyle kabul etmesini önerenlere yanıtı açıktır. ‘İnsan düşündüğü gibi yaşar. Barışı savunurken savaştan beslenenlere savaş çıkarmaları için danışmanlık yapılmaz.’ Rotterdamlı Erasmus ne diyordu? Tüm inançlar eşittir. Hiç bir inanç diğerinden daha üstün değildir. Bu nedenle inançlar arası barış zorunludur, gereklidir ve mümkündür. Bu, nihayet insanlığın binlerce yıldan beri arzuladığı kalıcı içbarışını getirecektir. 17. yüzyıl İngiliz filozofu John Locke, Hükümet Üzerine İkinci Deneme‘sinde Erasmus’un ve Morus’un önerdiği insanlığın içbarışının ekonomik olarak da temellendirilmiş bir öneri olduğunu, sadece bir iyi niyet, bir arzu, bir temenni, bir dilek ve  gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopya olmadığını gösterdi. Ekonomik olarak tüm insanlık içte en sıradan herhangi bir gereksinim nesnesinin üretimi için bile bağımlı hale gelmiştir. Bu ontolojik iç bağımlılık durumu tüm insanlığın ortak özgürleşmesinin ön koşulunu oluşturmaktadır. Adam Smith’in Ulusların Zenginliği’nde ve Karl Marx’ın Das Kapital‘de, her birinin kendi çağında göstermeye çalıştığı bu tezdir. İnsanlık ya bir bütün olarak özgürleşip kurtulacak ya da hep beraber barbarlık içinde debelenip duracak. Hegel, Tarih Felsefesi Üzerine Dersler‘inde insanlığın tarihinin felsefesinin anlamını bu bakımdan özgürlük bilincinin dışa vurumu olarak tanımlamıştır. Pandemi krizi, felsefenin ve bilimlerin beş yüz yıldan beri işlediği bu konuyu günlük bilinç açısından da insanlık çapında algılanır kılmıştır. Bu algı insanlığın nihayet içbarışının sağlanmasının da önkoşuludur.

Fakat öyle görünüyor ki, insanın dünyaya, kültüre, tarihine, kendisine, halkına, inancına, bir bütün olarak yaşam tarzına dair algısında ve bilinç durumunda halihazırda gözlenen değişim ve değişim potansiyellerine karşı eğilimlerin direniş potansiyellerini de en enerjik bir şekilde harekete geçirecektir.

Toplumumuzda pandemi krizinin idare ediliş tarzı, toplumda yaygın bir şüpheciliğin oluşmasına neden olmuştur. Bu durumda herkes herkesi potansiyel hasta olarak görme eğilimi içinde olacaktır. Bu, toplumsal ilişkiler bakımından zaten iyice soğumuş olan toplumsal ilişkileri daha çok soğutabilir. İnsanlar sosyalleşme konusunda eskiye göre çok daha muhafazakar olma eğilimi içinde olabilir ve gerçek sosyal ilişkilerini çok yakından tanıdıkları, yani kesinlikle hasta olmadığından emin oldukları insanlarla sınırlayabilirler. Bu eskisinden çok daha fazla sosyal ilişkinin sanal sosyal ilişkiye dönüşmesine neden olabilir. Bundan dolayı zaten çok yaygın olan toplumsal yabancılaşmayı daha yaygın hale getirebilir. Karantina günlerinde sanal dünyanın, doğru kullanılması koşulu ile ne kadar anlamlı ve özgürleştirici olduğu deneyimlenerek görüldü. Çağdaş toplumsal yaşamda artık onun ayrılmaz kendine has bir yeri vardır. Fakat vazgeçilmez gerçek sosyal ilişkilerin sanal sosyal ilişkilere dönüşmesi aslında sanal dünyanın kötüye kullanımı anlamına gelmektedir. Sanal olanaklar mekandan ve doğadan, hatta bazen zamandan kaynaklanan sınırları aşmak için vardır, gerçek sosyal ilişkileri yok etmek için değil. Bu bakımdan pandemi bir taraftan mümkün büyük değişim potansiyellerini ortaya çıkarırken diğer taraftan, krizin idare edilmesinden kaynaklanan bazı toplumsal yabancılaşmaları ve çürümeleri de beraberinde getirebilir.

Salgın, dünya gündeminin merkezine yerleştiğinden bu yana başka bir şey konuşmaz olduk. Farklı alanlardan pek çok kişi salgını çeşitli veçheleriyle analiz etmeye çalışıyor. Göze çarpan bir konu ise pandeminin, bir tür otoriter devlet yapısına dönüşü tetikleyeceği yönündeki yorumlar. Siz bu konuyu nasıl yorumluyorsunuz? Sizce, salgın politik pratiklerimizde radikal dönüşümlere neden olabilir mi?

Dünya çapında salgın dolayısıyla alınan önlemler olağanüstü duruma ilişkindir. Bu nedenle doğal olarak hemen her bakımdan özgürlüklerimizi sınırlayan önlemler alınmıştır. Bunlar kuşkusuz insanın canını korumayı amaçlayan önlemlerdir. Bu nedenle hemen herkes gönüllü olarak bu uygulamaları kabul etmiştir. Fakat hayatta her şey gibi bu ilk bakışta iyi amaçlı uygulamalar da kötüye kullanılabilir. Sokağa çıkma yasağı, karantina uygulaması, kentlere giriş ve çıkışların sıkı kontrol edilmesi, köylere girişlerin yasaklanması, sosyal mesafe uygulaması; bütün bunların hepsi koşullara ve uygulayanın zihniyetine bağlı olarak aynı zamanda kötüye kullanılabilecek uygulamalardır. Dünyanın değişik ülkelerinden bu uygulamaların kötüye kullanıldığına dair halihazırda haberler de gelmeye başlamıştır. Yurttaşın, haklarına sahip çıkması ve yönetim bakımından en kısa sürede normale dönmek üzere gerekli önlemlerin alınması için talebini sıklıkla güçlü bir şekilde dile getirmesi gerekmektedir. Bu konuda karantinanın daha ilk günlerinde Gazete Duvar’dan Özgür Çoban ile yaptığımız bir söyleşide bu konuda gördüğüm tehlikeleri dile getirdim. Bu söyleşinin linkini buraya aktarmak istiyorum:

https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/04/11/prof-dr-dogan-gocmen-gestapo-askerlerinin-kapinizi-calma-tehlikesi-her-zamankinden-daha-fazla/.

Fakat her şey karantina uygulamasından önceki duruma geri dönse, hatta iyileşse bile önceden de olan mücadele, dünyayı olduğu gibi muhafaza etmek isteyenlerle ahlaken çürümüş olan dünyayı iyileştirmek, insana her bakımdan acı veren yaşamı insancıllaştırmak, kentlerimizle ve doğal çevremizle iyice kirlenmiş olan yaşamımızı güzelleştirmek ve böylece neredeyse bir bütün olarak yalan üzerine kurulu olan dünyamızı yeniden doğru ve gerçek üzerine kurmak isteyenler arasında mücadele kaçınılmaz olarak devam edecektir. Zira korona krizi dünyanın yapısında çok şey değiştirmiştir. Salgının yol açtığı toplumsal ve ahlaki yıkımın neler olduğunu daha henüz bilmiyoruz, ancak tahmin edebiliyoruz. Normal yaşama dönüldükçe krizin sonuçları da tüm boyutuyla daha iyi görülmeye başlanacaktır. Bu duruma göre mücadele biçimleri ve yöntemleri de yeniden şekillenecektir.

Sanıyoruz ki salgın, aynı zamanda insanın doğa karşısındaki acizliğini/ sınırlılığını bir kez daha su yüzüne çıkardı ama öbür taraftan tarih bize gösteriyor ki insan aklı üstesinden gelemeyeceği hiçbir engeli karşısına almıyor; peki ama 21. yüzyılda hala neden bu kadar aciz kalıyoruz doğa karşısında? Siz nasıl yorumlamak istersiniz önümüzdeki resmi?

Salgın gerçekten de insanın doğa karşısında bir sınıra çarptığını göstermiştir. Fakat insanın doğa karşısında aciz olduğu ileri sürülemez. İnsan doğa karşısında aciz değildir. İnsanlığın bir kültür tarihinin olduğu gerçeği, yani insanın doğada ve doğa tarihinde kendi tarihini yaratmış olması, insanın doğa karşısında aciz olmadığını, insanın, doğanın devasa üstün gücü karşısında, ama onun gücünü edinmesi dolayısıyla kendi özgürlüğünü tesis edebildiğini göstermektedir. Modern çağın ve modern felsefenin anlamı budur, onun özne merkezli olması bu anlama gelmektedir. Modern felsefeye bir bütün olarak, yani onun empirist ve rasyonalist damarlarını karşıtların birliği olarak beraber aldığımızda onun şiarının ‘algılıyorum, akılla düşünüyorum ve vicdanla eyliyorum, o halde varım’ olduğu ileri sürülebilir. Zira modern felsefe ahlaklılığın koşullarının neler olduğunu ve bunların nasıl oluştuğunu açığa çıkarıp göstermek istemektedir.

Modern felsefe nesneyi hiçbir şekilde ihmal etmeyen bu özne merkezli duruşuna Skolastik nesne merkezci felsefeyi ilkesel bir eleştiriye tabi tutması ve tersine çevirmesi sonucu ulaşmıştır. Bu felsefi devrimin anlamı, insanın  doğa karşısında aciz olmadığını göstermektedir. Modern felsefenin kurucularından Thomas Hobbes, modern toplum ve siyaset felsefesinin kurucu metinlerinden olan Leviathan adlı eserini yazma amacının ‘yeryüzünde insanın örgütlü gücünden daha büyük bir gücün olmadığını göstermek’ olduğunu söyler. İnsanın örgütlü gücü, doğa güçlerinden ve yeryüzünde örgütlenmiş ilahi güçten daha büyük güçtür. Hobbes bunu göstermek istemektedir ve böylece yeryüzünün öznesi olarak insanı, daha doğrusu insanın örgütlü gücünü tanımlamış oluyor. Hatta René Descartes, insanın kendisini yeryüzünde özne olarak kavrayabilmesi için, kendisini bütün bir evrende espistemik özne olarak kavramak zorunda olduğunu göstermeye çalışır ki, bu, 20. yüzyılın başında Ludwig Wittgenstein tarafından ortaya koyduğu mantık kuramı çerçevesinde teyit edilmiştir.

Fakat insanın doğayla ilişkilenme tarzını radikal bir şekilde gözden geçirmesi gerekmektedir. Modern toplumda insan doğayı yalnızca bir meta üretimi için gerekli bir kaynak olarak görmektedir. Fakat doğa insanın kökeni ve yaşam kaynağıdır. İnsanın doğayla ilişkisini bu bakımdan yeniden düzenlemesi şart olmuştur. Yaşanan pandemi krizini bu bakımdan bir uygarlık krizi olarak alabiliriz ve bu krizin öncelikli kaynağı modern toplumda insanın doğayla ilişkilenme tarzıdır, yani üretim biçimidir.

Diğer taraftan insan aslında doğa karşısında sınıra hep çarpmıştır, çarpmaktadır. Bu, onun doğayla ilişkisinin kaçınılmaz sonucudur. İnsan karşılaştığı bu sınırı el yordamıyla geçmiş deneyimlerine dayanarak, elinde bulunan teorik, pratik, teknolojik ve başka her türlü olanaklarla yaptığı denemeler ve deneylerle aşmaktadır. Hegel’in “mutlak bilgi” kavramının anlamı ve derinliği şimdi yeni yeni pandemi dolayısıyla anlaşılmaya başlanıyor kanısındayım. Örneğin mühendisler, mimarlar, tıpçılar, tarımcılar, madenciler söz konusu sınırla sürekli karşı karşıyalar ve çabaları söz konusu sınırı öteleyerek insanın doğadaki özgürlük  alanını genişletmekle ilgilidir. Fakat pandemi veya virüs krizi söz konusu doğal sınırı bize hepimizin doğrudan algılamasına yardımcı oldu.

Sorun türümüzün doğada özgürlüğünü üretim dolayısıyla nasıl tesis ettiği sorunudur. Modern iktisat felsefesi ve üretim teorisi ve bunun eleştirisi olarak Marx’ın formüle ettiği düşünceleri göz ardı edilerek bu sorunun tam olarak yanıtlanması mümkün değildir.

Üzerinde durmak istediğimiz bir diğer konu ise post-modernizm. Son yarım asırlık dönemin muhtemeldir ki en etkili düşünce biçimi oldu. Yakın dönem Batı düşüncesinin hem insan aklının hem de bilimlerin altını kazıdığına dair çok ciddi tartışmalar var. Sizden, bu sorunu mevcut durumla harmanlayarak yorumlamanızı istesek ne söylemek istersiniz?

Sorunuza postmodernizme dair bir kavram geliştirerek yanıt vermek istiyorum. Postmodernist düşünce tam anlamıyla mazoşist bir düşünme tarzıdır. Kendisine acı vermeyi arzulayan ve acı çekmekten zevk alan “canlının” düşünme tarzıdır. Postmodernizm bir çeşit afyondur. Bilinç uyuşturucusudur yani. Postmodernizm insanlık tarihinin ürettiği en büyük değere, insanın öznelliğine, insanın özgürlüğüne saldırıdır. Zira postmodernizm “özne çözümünün”, “yapı sökümünün” insanı öznesizleştirmenin, özneyi yok etmenin ideolojisidir.

Modern felsefe bize insanın kendi kaderinin “yazarı” olduğunu göstermiştir. Bu, düşünce ve felsefe tarihinde bir üst uğrağı temsil eder. Antik Yunan mitolojisinin babası Hesiodos bile İşler ve Günler‘de insanın kendi mutluluğunun yaratıcısı, yani öznesi olması için neler yapması gerektiğini göstermeye çalışır. Bu bize aynı zamanda o zaman en gelişmiş uygarlığın insanının kültür ve eğitim bakımından hangi seviyede olduğunu da göstermektedir. Düşünce tarihinde şiirden, yani mitostan, felsefeye, yani logosa, efsaneden bilime geçiş ile insan kendi kaderini kendi eline almaya başlamıştır. Antik Çağda mutluluk kavramı tarihinde insanın kendi kaderinin yine kendi elinde olduğunun gösterilmesi Demokritos ile başlar. Aristoteles Nikomakhos’a Etik‘te ‘insanın mutluluğu kendi elindedir’ derken Demokritos’un başlattığı geleneği sürdürür. Modern felsefede rasyonalist ve empirist geleneği beraber aldığımızda bu Antik Çağ geleneğinin önemli bir açıdan ayrıntılandırıldığını ve yeniden tanımlandığını görüyoruz. Descartes Meditasyonlar‘da önce ‘Ben’in, sonra Ruhun İhtirasları‘nda  bir bütün olarak insanın özne olmasının koşullarını araştırır. Hobbes, örneğin Leviathan‘da bir tür olarak insanın özne olmasının ontolojik ve epistemolojik koşullarını araştırır. Fakat sonra bunun tamamlayıcısı olarak özne felsefesini ‘Ben’, ‘Sen’ ve ‘O’ olarak ayrıntılandırır. Bu özne felsefesinin oluşumunun üst uğrağını Hegel’in Tinin Fenomenolojisi oluşturur. Hegel bu eserinde insanın öznelliğinin, yani her bir kişinin özgürlüğünün kuruluşunun ve kurtuluşunun herkesin ortak eseri olduğunu göstermiştir. Bu ortak eser toplumsal yaşamın temeli ve kaynağı olarak aynı zamanda doğayı da kapsayan ve kuran bir özne felsefesidir. Postmodernizmin (ki postyapısalcılık, postkolonyalizm, postmarksizm vs. gibi kavramlar bununla ilişkilidir) özne yıkıcı ve çözücü yönelimi bu uzun tarihsel ve zengin geleneğe sahip mirası yıkmayı amaçlamaktadır. Yıkılan özne her bakımdan atıl hale gelecek ve kendisi, çevresi, koşulları ve olanakları karşısında egemenliğini yitirecektir. Bu bir adım sonra her şey mümkündür anlayışına götürecektir-ki bu en başta ahlaklılığın yıkımı anlamına gelecektir. Postmodern ideolojinin öncelikli işlevi kısacası budur: Karşıt olarak belirlenen diğerinin tüm özne ve egemen olma özelliklerini çürütmek ve yok etmek. Karşıt olarak belirlenen üzerinde egemenlik kurmanın bir yolu da budur: Karşıta dayanak oluşturan felsefeyi içten çökertmek.

Bu söylenenlerin ışığında sorunuza Ocak ayında olan seri depremleri de hatırlayarak yanıt vermek istiyorum. Depremlere verilen yanıtlar tam anlamıyla kaderciliğe dayanan “imtihan”, “kader” “kıyamet”, “teslimiyet” gibi kavramlardan oluşuyordu. Depreme karşı bilimcilerin bilgisine, filozofların önerilerine uyularak üretilmiş bir yaklaşıma işaret etmiyor tabi bu. Bu kavramlar ruhban tabakanın sözcülerini teyit etmeye çağırıyor. Bu yaklaşım insanı sanki Stoacı bir sükûnetle kendisini doğanın güçlerine teslim etmeye çağırıyordu. Depremlerde ve daha önce maden kazalarında da bu kaderci yaklaşım sergilenmiştir.

Bize doğayı kendine içkin kavramayı ve gerekirse matematiksel olarak hesaplayıp doğal süreçlerin kontrolünü elimize almamız gerektiğini salık veren ve alabileceğimizi de pompa örneğiyle gösteren Thales sanki Anadolulu değildir. Sanki Thales ile 2700 yıl önce mitostan logosa geçiş bu topraklarda, yani burnumuzun dibinde üzerinde yaşadığımız topraklarda, Ege’de, Miletos’da yaşanmamıştır. Mitostan logosa geçiş; eş deyişle olayları gizeme dayalı efsanevi hikâyelerle açıklama tarzından bilimsel, matematikle, fizikle, kimyayla, biyolojiyle, astronomiyle, felsefeyle vs. açıklamaya geçiş tam da bu topraklarda yaşanmamıştır. Sanki “İyonya rasyonalitesi” denilen düşünme tarzı bu topraklarda temellendirilmemiştir. Sanki dünyanın dünyevi, doğanın ilahi değil doğal, doğanın doğaya içkin, akla dayalı doğa-bilimsel, matematiksel ve felsefi açıklanması insanlık tarafından sınanmamıştır. Bu düşünme tarzı ve bakış açısını üstlenenler sanki uygarlık tarihinde çığırlar açmadı, sanki insanlığı uzaya taşımamıştır.

Fakat salgın söz konusu olunca basit bir şekilde kaderci söylemlerle yetinilmesi mümkün olmamıştır. Zira alınan önlemler dünya çapında alınan önlemlerdir ve bu nedenle basit bir şekilde göz ardı edilmesi mümkün değildir. Elbette doğanın doğal/nesnel işleyişini engellemek mümkün değildir. Doğada olan şeyler nedenselliğe dayalı olarak oluyor. Fakat insan doğada olan çoğu şeyi engelleyemese de, onun yönünü değiştirebilir, olacak şeylere karşı önlemler alabilir. Hatta birçok şeyin olmasını engelleyebilir de. İnsan basit bir şekilde kendisini olanlara tabi kılan bir varlık olmak zorunda değildir ve insan kendisini basit bir şekilde doğada olanlara tabi de kılmamaktadır. İnsan kendisini özne olarak kavramak zorunda olan bir varlıktır. İnsan önünü görmek isteyen bir varlıktır. İnsan öngörmek ve geleceği kendi elleriyle kurmak isteyen bir varlıktır. Onu doğa ve tarih karşısında özgür kılan bu perspektiftir.

Thales güneş tutulmasını matematiğin yardımıyla hesaplayıp öngördü. Astronominin yardımıyla bir yıl sonraki zeytin mahsulünün nasıl olacağını öngörmüştür. İnsan belki tüm doğal süreçlere hâkim olamaz. Ama insan bilimin yardımıyla ulaştığı öngörülerinin ışığında önlemler alabilir.

Fakat dünya çapında son elli yılda toplumların idaresinde bilimlerin ve felsefenin değil, bu postmodernist anlayışın yön verici olduğunu görüyoruz. Postmodern ideolojiden kazanılan siyaset anlayışının adı neoliberalizmdir. Bu ideolojinin üç boyutlu bir işlevi var. Halkı örgütsüzleştirmek, sendikalar gibi potansiyel muhalif sivil toplum örgütlerini işlevsizleştirmek ve giderek her türlü eylem becerisinden mahrum kılmak ve, üçüncüsü, devleti ekonomi, savunma ve güvenlik gibi dar “çekirdek ödevlerine” geri çekmek. Bunlar; savunma, ekonomi, güvenlik, sağlık ve maliye gibi birkaç alanla sınırlıdır. Korona virüsü karşısında önlem alan ülkelere bakınız. 1970’lerden beri neoliberal politikaları ugulayan ABD, Britanya ve Türkiye gibi ülkeler önlemlerin alınması ve uygulanması konusunda son derece başarısız olmuştur. Zira bu politik yaklaşım ve uygulamalar toplumu özne olmaktan çıkarmıştır, onun elinden tüm eylem gücünü almıştır. Söz konusu çekirdek alanlarda bile toplum birçok bakımdan basit bir şekilde spontane, kendiliğinden gidişe bırakılmıştır.

Devlet kendisini geri çekerken tüm toplumsal sorumluluğu özelleştirip toplumun üzerine yıkmıştır. Ama bunu, bu konuda toplumu örgütleyip, eğiterek ve böylelikle onu özne haline getirerek yapmamıştır. Bunu, yani toplumsal sorunların çözümünü toplumun üzerine yığarken postmodernist söylemi ölçü alarak, postmodernistleri danışman olarak kabul edip toplumu, örgütsüzleştirerek, toplumun ortak eyleme gücünü büyük oranda yıkarak, yani toplumu özne olmaktan çıkararak yapmıştır.

Toplum, uygulanan bu kaderciliği temel alan siyaset sonucu biçare hale getirilmiştir ve şimdi yaşamın akışı ve örgütlenişi tam anlamıyla rastlantıya, kadere bırakılmıştır. Toplum, Hobbes’un tanımından beri açıkça bildiğimiz üzere en önemli varlık nedeni olan yaşamı mümkün kılmak, yaşamı muhafaza etmek ve yaşamı iyileştirmek görevini yerine getiremez oldu.

Aristoteles’in insanın en temel özelliği olarak betimlediği zoon politikon, yani toplumsal varlık olma özelliğini bu durumda bizzat toplumun içinde  yitirdi. İnsan toplumun içinde yaşasa da topluma bir bütün olarak yabancılaştı. Böylelikle toplum, yaşam çürüten, ömür tüketen, insan öğütüp bitiren bir yığına, tam anlamıyla bir leviathana, yaşamı çabucak yok eden bir canavara dönüşmüştür.

Sanki bu topraklardan, yani örneğin İzmir’den veya Çanakkale’den, 2400 yıl önce, doğayı araştırmamızı ve doğayı bilip onun güçlerine hâkim olabildiğimiz oranda insanın dünyada mutluluğunun koşullarını yerine getirmek için gerekli toplumsal örgütlenmeyi de gerçekleştirebileceğimizi salık veren bir Epikuros geçmemiştir.

Postmodern anlayışı hakim kılmak için eleştirinin ana hedefinde Descartes ve onun felsefesi bulunmuştur. Bu amaçla Descartes ve onun akıl kavramı ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Bu akıl kavramının insanın duyguları ve hisleri ilgilendiren boyutunu yadsıdığı, vicdanı göz ardı ettiği ileri sürülmüştür. Oysa Descartes’ın felsefi sisteminin temelinde metafizik ve üst uğrağında ahlak felsefesi vardır. Metafizik veya ilk felsefe akıl dolayısıyla temellendirmiştir. Onun Meditasyonlar‘ı akıl kavramı temellendirir ve bu perspektiften yaratılacak yeni dünya anlayışının nasıl bir dünya olabileceğine dair bir tasavvur geliştirilmektedir. Descartes’ın ahlak felsefesi aklın ahlak felsefesindeki görünüm biçimi olan vicdan dolayımıyla temellendirilmiştir. Onun Ruhun İhtirasları adlı eserinin konusu, insanın doğası için hiçbir şekilde zararlı olmayan ihtirasları erdem çerçevesine nasıl yerleştirebiliriz sorusudur. Bu bağlamda ahlak felsefesini temellendiren akıl ve vicdan kavramlarını çerçeveleyen kavram özgürlüktür. Descartes’ın bu çerçevede sunduğu felsefi kuram bize genellikle bir durum betimlemesi olarak sunulmuştur. Oysa Descartes’ın felsefi kuramı bir eleştiri programıdır. İnsanın akıl dışı bir durumda vicdansız bir hayat yaşıyor olmasının, yani özgür olmamasının bir eleştirisidir. Akıl ve vicdan, yani özgürlük bu bakımdan içinden çıkılması gereken durumda değişimin yönüne işaret etmektedir. Bu üç kavram her zaman için içinde bulunulan saçma veya yanlış durumdan kurtulmak için yön gösterici olmuştur ve olmaktadır. Neoliberal politikanın felsefi zemini oluşturmak üzere postmodern anlayışı hakim kılmak için önce Descartes’ın tüm felsefi kuramı, akıl öğretisi soğuk, insan sıcağına yabancı, makinalaşmış akıl kavramına indirgendi. Onun duygu ve vicdan öğretisi tamamıyla yok sayıldı. Bunu bir bütün olarak akıl kavramının eleştirisi ve yıkımı takip etti. Her şeyi bütünleştiren, yani örgütleyen aklın yıkımı doğal olarak toplumu örgütsüz bir yığına dönüştürmüştür. Salgın bu nedenle toplumun en ufak sorunu dahi çözme konusunda ne kadar biçare bir hale geldiğini göstermiştir. Aklın yıkımının, yani öznenin yıkımının bedeli budur: Tüm ortak eyleme kapasitesini kaybetme.

Demokritos’tan beri biliyoruz ve Aristoteles bu konuda bütün insanlığı yüzlerce yıllardan beri eğitiyor: Dünyada insanın mutluluğu kendi elindedir ve bunun için gerekli olan erdem ve basiret öğrenilebilir ve öğretilebilir. Sophokles insanı her şeyi değiştiren ve değiştirip dönüştürerek her şeyi kendi egemenliği altına alan bir varlık olarak anlatır. Bu büyük insanlık şairi 2500 önce yaşadı. Bu büyük insanlık geleneğini sürdüren ve “insan doğanın da kurdudur” diyen Yaşar Kemal çağımızın insanıdır.

Hocam, yorumlarınızı merak ettiğimiz bir diğer konu ise salgının verili düzenin temelden sarsılmasına/değişimine önayak olma ihtimaline dair olacak. Sizce, salgının ortaya çıkardığı krizle birlikte kapitalizm bir reform süresince geçer mi yoksa birçok iktisatçının da belirttiği gibi mevcut düzende bir değişim olmaz mı? Genel anlamda krizin yarattığı ihtimalleri yorumlamanızı istesek bu konudaki öngörüleriniz neler olur?

Yakın çevremizde gördüklerimiz üzerine düşünelim. Sayısız iyi yasalar vardır. Uygulanırsa gerçekten adalet yerini bulacak diye düşündüren yasalar. Sayısız konmuş umut verici kurallar vardır. Uyulursa herkes işinde gücünde olacak, insan ilişkilerine samimiyet ve dürüstlük ve ahlak geri dönecek diye umut ettiren. Teamüller vardır. Bunlar, dikkat edilirse, insanın önünü görmesine yardımcı olabilir.

Fakat gerçekçi olalım. Felsefe tarihinde modern felsefeye dönüş gerçekçi bakış açısına dönüştür. Eş deyişle insanlığın ulaştığı en ileri düşünme tarzı gerçekçiliktir. Modern felsefe bu bakışı temellendirmiştir her şeyden önce. Klasik modern felsefenin en idealist temsilcileri bile her şeyden önce gerçekçidir.

Bunların hiç birisi olmaz. Ne yasalar, ne kurallar ne de teamüller; hiç birisi işlemesi gerektiği gibi işlemez. Bunlara en başta uyması gerekenler en başta olmak üzere hiç kimse uymaz. Herkes bunlara uymasını kendisinden başka herkesten bekler.

Nasıl işler hayat gerçek dünyada? Yasanın uygulanması için önce koşullar sağlanır. Sonra yasaya uyulur. Her durum için her gün yeniden yasa yapılacak değil ya. Örneğin bir birime bir idareci atanması gerekiyorsa ve yasalara ve mevzuata göre atanmak zorunda olan kişi “istenmeyen” birisiyse, önce bir soruşturma açılır. Peşinden ilgili kişinin atanmasını engelleyen cezalar kesilir ve böylece hiç bir şekilde koşulları oluşturmayan veya koşulları oluştursa bile önceden atanması kesinlikle mümkün ve uygun olmayan kişilerin önü açılmıştır. Böylece yasanın ve mevzuatın uygulanmasının koşulları da oluşturulmuştur. Şimdi artık yasa uygulanabilir. Buna “hukukun üstünlüğü” adı verilir; fakat, bu yapılanın adı, bildiğimiz “altta kalanın canı çıksın” oyunudur. Böylece halk tabiriyle “iki hayvanı bile gütmesini bilmeyenler” idareci olur. Despotizm böyle oluşuyor, organize suç faaliyetleri böyle başlar ve örgütlenir. Bunu yapanların çoğu da kamuoyunda “demokrat”, “adil”, “ilerici”, “özgürlük ve hak mücadelecisi”, “emekçi”, “sendikacı” falan olarak bilinir ve tanınır.

Aynı şekilde yasaya göre belli bir süre görevde kalmış olan ve koşulları da yerine getiren kişilerin kıdem ilerlemesine göre görevde yükseltilmesi gerekiyorsa, ama bu engellenmek isteniyorsa, zamanı geldiğinde bu kişilere karşı birden peş peşe soruşturmalar açılır, şikayetler yapılır, soruşturulanlara kafadan cezalar kesilir, hukuk süreçleri işler, uydurma şikayetçilere diyetler ödenir ve aradan en az on yıl geçmiştir. Bu arada alanın en vasatları bile olsalar öngörülen kişiler en üst mevkilere getirilmiştir. Buna da hizmet kalitesinin yükseltilmesi adı verilir.

Bütün bunlar yaşanırken yasaları çiğnemek, kurallara ve teamüllere aykırı davranmak da kuraldandır. Bu işler hep bir yerde bağlanır ve izlerin çölde kaybolması için de gerekli önlemler de alınmıştır, belgeler yok edilir, mağdurlara ve tanıklara “deli raporu” düzenlenmeye çalışılır.

Böyledir yaşam dünyamızdan bir kesitin işleyişi. Koronadan önce bu böyleydi ve bunu Koronadan sonra devam ettirmek isteyenler ile değişim talep edenlerin kavgası en keskin bir şekilde yeniden başlayıp sürecektir.

Olan sadece, Kant’tan esinlenerek söyleyecek olursak, zorunlu bir “Korona ateşkes” uygulamasıydı. Mücadele değişen koşullarda devam etmektedir ve edecektir. Salgının algılanmasının ilk anlarında herkeste ölüm korkusunun yol açtığı insanileşme çabucak kaybolmuştur. Bunun yerini karantinanın ilanının daha ikinci gününde durumun idarecilerinin kendine yabancılaşmış hallerini sürdürmekte ısrar ettiklerini göstermiştir. Tek fark, mutasyona uğramış olmalarıdır.

Bu durumda tek çare eskiden de olduğu gibi değişimden, iyiden, güzelden ve gerçekten yana olanların koşulsuz dayanışmasıdır. Koronadan sonra da dünyamızı güzelleştirecek olan dayanışmadır, çünkü dayanışma insanın zarafetidir.

Prof. Doğan Göçmen: Koronadan sonra da dünyamızı güzelleştirecek olan dayanışmadır, çünkü dayanışma insanın zarafetidir.” üzerine bir yorum

  1. Politka Atlası yazınızı okudum çok teşekkürler.Akedik bir yönüm yok ancak vurguladığınız ,ele aldığınız yönüyle algılamaya,farkında olmaya çalıştım.Ancak Corona virüs ister doğal ister insan eliyle oluşturuldu sonuç olarak dünyayı tamamen yön verdi .Gerçeğin boyutuna bakınca egemen olanlar virüsün yol açtığı sonuçlara konumu itibariyle kendi lehine kullanacaktır vede kullanıyor.İnsanlara ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar;korkan insana sonuçta her istediğinizi kabüllendirirsiniz kaldıki örgütsüz toplum güçsüzdür.Yaşadığımız çağ yeni teknolojilerle değişim sancısı yaşamaktadır bu değişim hiçbir şekilde daha aydınlık günlerim habercisidir elbette her doğumun sancısı kaçınılmazdır.Evrensel bir siyaset kaçınılmazdır bu siyaset yurtta barış dünyada barıştır.İnsanın tek kıblesi doğadır,ilimdir,bilimdir.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s