Prof. Asım Karaömerlioğlu: “Ancak ağırbaşlı akılcılıkla anı, atiyi anlayabiliriz.”

Politika Atlası’nın notu: Bir süre önce başladığımız ve hocalarımızın kimi konularda görüşlerini aldığımız mülakat serimizin ikinci bölümünde, Prof. Dr. Asım Karaömerlioğlu* konuğumuz oldu. Lafı çok uzatmadan, hocamıza Kovid-19 ile patlak veren komplo teorilerini ve bu çerçevede yeniden alevlenen kimi tartışmalara dair bir dizi soru yönelttik; hocamızın cevapları aşağıdaki gibi…

1) Öncelikle, mülakat isteğimizi kabul ettiğiniz için Politika Atlası adına teşekkür ederim. Oldukça zor zamanlardan geçiyoruz. Bu yüzden, izninizle ilk soruya “nasıl olduğunuzu” sorarak başlayayım.

Çok teşekkür ederim, iyiyim. Boğaziçi’nde uzaktan eğitime geçilince oldukça ciddi bir hazırlık süreci yaşadık, o nedenle epey yoğun günler geçiyor. Bir de tabii yüz yılda bir yaşanabilecek bir süreçten geçtiğimiz için sosyal bilimciler için de çok yoğun bir gündem var, bu gündemi elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Stresli, ama ilginç bir dönem.

2) 5 Nisan günü, T24’te yayınlanan “Akıl Tutulması Çağında Komploculuk” yazınız, kanımızca çok ciddi bir noktaya parmak basıyor. Burada, merak edilen konu ise şu: 21. yüzyılda yaşamamıza rağmen, insanlar hala neden bir çok şeyi komplo ile açıklamaya çalışıyor ve bu konuda, popülist iktidarların rolü sizce nedir?

Tüm evren ve onun minicik bir alt birimi olan insan toplumları çok karmaşık, çok değişkenli, karmaşık sistemler. Bu karmaşıklıkla baş etmek bilimsel bilgi ve yöntem gerektiriyor. Bu zor bir süreç. Öte yandan zihinlerimiz herşeyi anlamlandırmaya, rastgele olanlar dahil herşeyin nedenini bulmaya yönelik oluşmuş, yüzbinlerce yıllık evrim sürecinin ürünü. Bu karmaşıklık ve onu anlamlandırma ihtiyacı bizi kolay, basit ve hızlı açıklamalara yöneltince komplo büyük bir rahatlama sağlıyor. İsterseniz buna komplonun konforu diyelim. Öte yandan insanlar uzun zamandır iktidar sahiplerine güvenmedikleri için herşeyin altında bir şeyler arıyorlar, hep bir kuşku var ve bu kuşkunun haklı nedenleri var. 

Bir başka neden, gözle bile görülemeyecek küçüklükteki bir virüsün dünya tarihine yön vermesini kabullenmekte zorluk çekilmesi. Malum binlerce yıldır insanın doğaya tahakküm edebileceği, insanın biricik bir tür olduğu, her sorunu çözebileceği gibi safsataları ziyadesiyle abartıyoruz. Aslında belki şöyle de denebilir: kendimizi fazla ciddiye alıyoruz. Biriciklik yaşayan her türün özelliğidir, hiçbir tür biriciklikte biricik değildir! 

Bütün bu nedenlerden dolayı komploya çok eğilimliyiz. 

Son yirmi yıldır dünyanın pek çok yerinde benim neopopülist olarak isimlendirdiğim, genellikle popülist denilen rejimler iktidarda. Bu rejimler kendi sistemlerini kurdular ve bunu yaparken de geçmişte kurulmuş kurumları yok ettiler, kendi ülkelerinin köklü kurumlarına savaş açtılar. Bu kurumlar elit kurumlardı ve “uzmanlar” tarafından oluşturulmuştu. Neopopülist iktidarların dış politikadan iç siyasete elitler ve uzmanlara karşı alerjileri var. O nedenle de bilim gibi özünde ister istemez, doğası gereği “elit” olmak zorunda olan alanlara karşı da kuşkuları var. Bu iktidarların tepesinde olanların entelektüel donanımı oldukça zayıf. Örneğin evrim teorisi gibi bilimin göz bebeği teorilere karşı ucuz ama etkili bir şekilde savaş açtılar uzunca bir süredir. Hal böyle olunca da bilim yerine safsatalara sarılan siyasi liderler Çin’de ortaya çıkan bu virüs tehlikesini kavrayamadıkları için gereken önlemleri de almadılar, hatta Boris Johnson gibi bazıları bunun ceremesini yoğun bakımda çekti, çekiyor. Makul önlemlerle kolay ve ucuz bir şekilde atlatılabilecek bu salgın siyasetçilerin cehaleti yüzünden çok ağır geçiyor.

3) Yeni tip Koronavirüs’ün, Çin ya da ABD gibi kimi büyük güçlerin, rakiplerini alt etme çabasının bir ürünü olduğu tezini -ki medyada ve çeşitli platformlarda sıkça dile getirildi- nasıl yorumlarsınız?

Bu tezin herhangi bir kanıtı yok. İddia çok, ama kanıt yok. Tersine, bilim insanları ağırlıklı olarak bunun insan yapımı bir virüs olmadığını vurguluyorlar. Dünyanın en önde gelen iki ülkesinin, yani Çin ve ABD’nin ve tabii aslında bütün gezegenin kuçüçük bir virüs tarafından dize getirilebilmesine inanamıyorlar. 1918’deki İspanyol Gribini daha önce hiç duyduklarını sanmıyorum. Eğer bir merkez bu virüsü tezgahlamışsa bu silahın dönüp kendisini de vurabileceği aşikar. Virüsler biyolojik savaş için uygun şeyler değiller. Ayrıca da böylesi karmaşık bir biyolojik silah kullanan odağın yakalanınca ödeyeceği bedelleri bilecek kadar ahmak olmayacaklarını varsaymak zorundayız.

4) Tarih boyunca, insanlık pek çok salgınla karşı karşıya geldi. Bugün yaşadığımız salgınla, geçmişteki salgınları karşılaştırmanızı istesek neler söylemek istersiniz? Salgınlar toplumlara nasıl yön vermiştir?

Salgınlar dünya tarihinde merkezi bir rol oynuyorlar. Her şeyden önce toplumların demografik yapılarını, yani nüfuslarını azaltıyorlar. Vebanın yüzlerce yıl toplumların nüfus artışının önünde engel olduğunu biliyoruz. Azalan nüfus ile işçi ücretleri arasındaki bağı bildiğimiz için salgınların bu yolla ekonomik sistemlerin en temelini oluşturan demografik yapıya etkisinin her zaman farkında olmamız gerekiyor. Örneğin, İspanyol Gribi denilen ve 1918-20 yılları arasında ortaya çıkan salgın Birinci Dünya Savaşı’nın tüm cephelerinde ölen insan sayısının üç katını öldürmüş, bu vakadan sonra sağlık sistemlerinin yeniden yapılandırılmasında önemli rol oynamıştı. 

Zenofobi, yani yabancı düşmanlığı da derinlerde salgın korkusu tarafından beslenmiştir. Zor zamanlarda dışarıdan gelebilecek patojenlerden duyulan korku. 

Geçmişteki salgınlar dünyanın bugünkü kadar küresel bir şekilde birbirilerine bağlı insan topluluklarının olmadığı bir dünyada ortaya çıktı. Bugünkü kriz küreselleşmenin geldiği muazzam boyut nedeniyle çok hızlı, çok geniş ve eşzamanlı bir tarzda gelişiyor. Bu yeni ve tehlikeli bir durum. Elbette özel olarak tıp, genel olarak da bilimde çok mesafe kaydedildi ama virüslerle insanlar arasındaki bu mücadelede ne kadar yeterli olacaklar bilmiyoruz henüz. Umudumuz yüksek ama.  

5) Salgınla birlikte ortaya çıkan bir tartışma konusu da neo-liberal politikaların ciddi şekilde aşındığıdır. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Geçmişin, unutulmaya yüz tutan kimi uygulamalarına – toplumcu sağlık ya da devletçi anlayış- bir geri dönüş yaşanabilir mi?

Neo-liberal politikalar virüs öncesinde de çoktan aşınmıştı. Rusya, Çin, Türkiye, Hindistan, Macaristan gibi pek çok ülkede gayet merkezi ve piyasa mekanizmaları yerine siyasi karar alıcıların herşeyi belirledikleri bir sistem zaten oluşmuştu. Uzun zamandır “piyasa ekonomisi” çok darbe almıştı. Örneğin Amerika neoliberallerin Trump’a oy atmadığını biliyoruz. Sol entelijensia içinde neoliberalizmin öteden beri fazla abartıldığını düşünüyorum. Ona saldırırken yanıbaşında gelişen farklı ve aslen daha tehlikeli siyasi akımları es geçtiler.

Salgını dikkate alarak ulusal sağlık politikası belirlemek kolay bir iş değil. Yüz yılda bir görünebilen bir olguya göre sağlık politikası çizemezsiniz. Üstelik pandemi küresel bir olgu olduğu için milli politikaların buna cevap vermesini beklemek naiv bir bakış olur diye de düşünüyorum. Bunun yerine DSÖ gibi mekanizmaları güçlü ve şeffaf tutmanın daha önemli bence. Küresel sorunlar ne yaparsanız yapın ancak küresel bir bakış açısıyla çözülebilinir. Bugün herkes içine kapanarak, kendi imkanlarıyla işin içinden çıkmaya çalışıyor ama bu işin sadece ilk evresi: ikinci bir dalgayı önleyebilmek için küresel anlamda işbirliği çok kritik. Kısa dönemli kaygılarla bunu görmezden gelebiliriz ama günün sonunda bu zorunluluk kendisini dayatacaktır.

Ama tabii sorunuzun kısa vadeli cevabı milli ve devletçi çözümlere yönelinmesi olacaktır, ve zaten öyle de oluyor. Bunun böyle seyredeceğini ben de bekliyorum, ama bunların da ayrı bedelleri var, içine kapanmak daha büyük zenginlik getirmez örneğin. Orta ve uzun vadede insanlığı bir tür olarak ele alan anlayışlar bu meselelere gerçek çözumler sunabilir; ancak bu da kolay bir iş değil, küçük ve sınırlı iktidar odakları kendi iktidarlarını bırakmamak için direneceklerdir. Trump gibiler DSÖ’nün paralarını kestiler işte. Ama dönüp bunun kendini vuracağını göremeyecek kadar narsist, günlük yaşayan ve kafası basmayan bir “lider” maalesef. DSÖ’nün parasını şu an kesmek demek mahallenizde sizin de eviniz yangından etkilenirken itfaiyecilerin parasını kesmekten farksız.   

6) Pozitif bilimlerin bu kadar gelişkin olduğu bir dönemde, şu an yaşadığımız durumda insanlar hala neden olaylara farklı açıklamalar getirmeye çalışıyor? Bilimin, toplumlar üzerindeki otoritesi, gelişkinliğine nazaran neden bu kadar az?

Bunun nedeni siyasetin doğasında yatıyor. Bugünkü siyasal sistemler Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan genel oy verme esasına dayanan rejimler son kertede. Bu o dönem açısından anlaşılabilir birşey. Ayrıcalıklı, küçücük bir kesime karşı evrensel insan haklarını savunmakla alakalı. Bugün ise o geleneğin evrildiği yer maalesef sayıları daha fazla olan kesimleri siyasette öne çıkartmaktan ibaret. Demokrasi basit bir kafa sayısına indirgenmiş durumda yani. Bu kesimler ortalamanın altında eğitim almış, çok çocuk yapmış aileler. Haliyle de bilimsel bilgi altyapılari çok daha zayıf. Bilim doğasi gereği elit olmak zorunda. Herkese quantum teori öğretemezsiniz, ya da herkese istatistik veya karmaşıklığın doğasını öğretemezsiniz. O nedenle salgın gibi varoluşsal kaygılar yaratabilen şeyler ortada yoksa insanlar bilime pek rağbet etmiyorlar. Bu kesimlerden oy alan partiler de benzer şekilde pozisyon alıyorlar çoğu zaman. 

Öte yandan siyasetin doğası kısa dönemli ama bugün karşılaştığımız sorunlar uzun erimli. Bu ikilem gezegenimiz ve onun içindeki her canlı için çok tehlikeli. Örneğin Konya gibi bir bölgede bugün uygulandığı biçimiyle sulama yapılması 10 ila 15 yıl sonra bu bölgede kuraklığa yol açacak. Siyasetin doğası kısa dönemli olduğu için 10 yıl sonra yaşanabilecek bir tehlike üzerinden siyaset yapan insanlar o bölgeden oy alamazlar. Uzun dönemli bakabilmek bilimsel düşünce gerektirir. Üstelik insanlar kendi küçük çıkarlarından öyle kolay kolay vazgeçmezler, eğer varoluşsal bir tehdit yok ise tabii. Işte bu nedenle göz göre toplumsal çöküşler yaşamanın eşiğinde bulabiliyor toplumlar kendilerini. Oysa gerçek siyaset kuvvetler ayrılığı üzerine inşa edilmeli ve bu dengenin bir ayağında bilimsel bakabilen, uzun dönemi de içine katabilen kurumlar olmalı. Örneğin sahici işleyen planlama teşkilatları, özerk merkez bankaları, özerk üniversiteler gibi.

7) Son soruya geçmeden önce, bu krizden, toplum olarak çıkarmamız gereken dersler ne diye sorsam nasıl cevaplarsınız?

O kadar çok dersler var ki bu yaşadığımız salgında. Birincisi bilime saygı gostermeyen toplumların hiçbir konuda geleceği yok. Varolmak için de ekonomik büyüme için de şehirleşme için de, aklınıza ne gelirse. Ikincisi küresel bir dünyada yaşıyoruz ve salgın küresel, bu mesele, ki hep birlikte göreceğiz, ulusal yapıların tek tek içinden çıkabilecekleri bir mesele değil. Bazı uluslar üstü kurumların, başta Dünya Sağlık Örgütü ve genel olarak Birleşmiş Milletler’in doğru düzgün oluşturulması gerek. Bununla doğrudan paralel bir şekilde bir tür olarak insanlık kavramıyla düşünmeyi öğrenmeliyiz. Üçüncüsü kendimizi doğanın üzerinde bir güç olarak görmekten vazgeçmemiz gerekir, virüslere ve bakterilere göre “evrimsel manada” biz çok daha gerilerdeyiz. İklim değişikliği gibi şeylerle kendi ayagımıza sıkmaktan vazgeçmenin zamanıdır. Dördüncüsü üretimi ve tüketimi fetişleştirmek üzerine kurulmuş sosyal ve kültürel sistemlerimizi değiştirmeli, doğaya uyumlu ve temel mutluluğu esas alan kültürel kodları desteklemeliyiz. Dünya kaynaklarının sonsuz olmadığını herkesin idrak etmesi gerekiyor. “Sabit kaynakları olan bir dünyada sürekli genişleyen büyüme beklemek için ya ahmak ya da iktisatçı olmak gerekir” diye bir espri vardır ama bir gerçek payı da var söylenilen şeyde. Beşincisi dizginlerinden boşanmış hırs ve rekabeti frenleyen sosyal sistemler kurmalıyız. Rekabet ve dayanışma birbirlerini tamamlayan davranış biçimleridir; bunların sağlıklı bir dengesini bulmak zorundayız. Ve nihayet salgını bahane ederek Çin gibi ülkelerin meylettiği ve nüfusu akıl almaz teknolojilerle kontrol etmek isteyen rejimlere karşı şimdiden uyanık olunması çok önemlidir. Büyük veri ve yapay zeka gibi teknolojileri iktidarların perçinlenmesi için değil insanların özgürlüğü, refahı ve mutluluğu için kullanmak gerekir. Akılcı bir toplumsal ve siyasi bilinçle bunu gerçekleştirmek o kadar zor değil aslında. 

8) Bu soruyu başta sormayı düşündük ama kapanış için daha ideal ve bütünlüklü olacağına kanaat getirip şimdi soruyoruz. Yazınızda belirttiğiniz “Akıl Tutulması” ile kast ettiğiniz nedir, bu akıl tutulmasının kaynaklarını nerede görüyorsunuz?

“Akıl Tutulması” kavramından kasıt toplumların entelektüel elitlerinin ve siyasi ve idari yöneticilerinin son derece kritik ve en basit konularda çuvallamaları. Pek çok devlet başkanının bu virüs ortaya çıktığında bunu griple kıyaslamaları, bazılarının trafik kazalarındaki ölümlere gönderme yaptıklarını gördük. Sade vatandaşlar böyle düşünse çok sorun yok belki, ama Trump gibi, Johnson gibi, Bolsanora ve sayısız pek çok başka lider bu tür açıklamalarda bulundular. Pek çok doktorun işin başında saçma sapan önerilerle toplumun karşısına çıkışını hatırlayın, kelle paçadan “Türk genetik yapısına” virüsun etki etmeyeceğine kadar. Bir başka örnek maske olayında yaşandı. Dendi ki “hasta olanlar taksın, olmayanlar takmasın.” Sonra da dendi ki “bu hastalığı kapmış bazı insanlar semptom göstermiyorlar, yani hasta olduklarını anlayamıyorlar.” O zaman bu iki önermeden her halükarda maske takmanın olmazsa olmaz bir önlem olduğu sonucu çıkmıyor mu? Bu komediyi çok fazla kimsenin sorgulamamış olması kendi başına bir skandal mesela. Bir “akıl tutulması.” Demek ki genel olarak çok ciddi bir algılama, anlama sorunuyla karşı karşıyayız. Öyle olmasaydı, bu virüsun ne kadar tehlikeli olduğu başta anlaşılabilseydi, şu an yaşanılan sorunlar bu denli derin ve sarsıcı bir biçimde karşımızda olmayabilirdi.

“Akıl tutulmasının” en önemli nedenlerinden biri biyoloji, psikoloji, istatistik ve olasılık gibi konularda insanların minimum bilgiye sahip olmamaları. Bu disiplinleri çok temel olarak bilmek bilimsel alandan, güncel, kişisel hayatımıza kadar pek çok meseleyi farklı kavrayabilmemize, her türlü sorunu çözebilmemize yardım eder. Biyoloji bilirseniz nufüs meselelerini daha rahat anlarsınız, üstel fonksiyon ya da geometrik artış ne demektir bunları bilebilirsiniz ki örneğin virüsün nasıl yayıldığı konusunu ve neden tehlike yarattığını geometrik artış hızı olgusunu bilmeden kavrayamazsınız. Biyoloji bilirseniz mecburen evrimi öğrenmek, kullanmak zorunda kalırsınız ki bu da size virüsü anlamanız için paha biçilmez bilgiler sunar. Evrim bilmeden kaliteli düşünme yeteneği asla gelişemez. Psikoloji bilmiyorsanız insanları yönetme, yöneltme gibi meselelerde çuvallarsınız. Örneğin; nerede, ne zaman açıklama yapmanız lazım, kitlelere tedbirlerinizi hangi araç ve süreçlerle kabul ettirebilirsiniz gibi meseleler için psikoloji bilmeniz gerekir. Sosyal psikoloji bilirseniz iki saat önceden sokağa çıkma yasağı koymanın yaratacağı sorunları öngörebilirsiniz. Istatistik ve olasılık bilmiyorsanız virüsü analiz edemez, onun hareket tarzını ve vereceği tahribati öngöremez, yerinde önlemler alamazsınız. 

Bu “akıl tutulmasının” bir başka nedeni sosyal olanla biyolojik olanı birbirinden ayrı farklı alanlar zannetmek. Binlerce kitap yazılsaydı bile bunun nasıl bir safsata olduğu bu virus salgını kadar net biçimde gösterilemezdi. Sosyal ve biyolojik aynı madalyonun farklı yüzleridir. Sosyal olan biyolojik, biyolojik olan sosyaldir. Bu perspektife sahip degilseniz bağlantıları kuramaz, meseleleri anlayamazsınız. Durkheim’dan gelen “sosyal ancak sosyal olanla anlaşılır” safsatasından kurtulamazsanız sosyal bilim yapamaz, salgın gibi hemen her yanı hem sosyal, hem de biyolojik bir meseleyi algılayamazsınız. 

“Akıl tutulmasının” bir başka nedeni meselelere tarihsel bağlamından kopuk bakmaktan kaynaklanıyor. Çoğumuz aslında hayata değer yargılarıyla, ahlaki normlarla yaklaşırız. İsterseniz bu duruma ideolojik düşünme biçimi de diyebilirsiniz. Örneğin bol bol büyük “adamlardan” ahistorik alıntılar yaparak bunların zamandan ve mekandan bağımsız doğruluğuna inanırsınız. Benzer biçimde her zaman, her yerde “liberal” mekanizmaların çalışacağını düşünürsünüz, ya da Keynesci, devletçi yaklaşımların her daim ve her zaman bayraktarlığını yaparsınız. Bu kendinden menkul ve tarihsel bağlamdan kopuk yaklaşım hayatın görece yavaş aktığı dönemlerde belki işinize yarayabilir. Örnegin 19. Yüzyılda sanayi devriminde oluşturulmuş bazı teorileri rahatça uygulayabilir, onlardan medet umabilirsiniz. Ama bir şart ile: Eğer o döneme benzeyen bir sosyal doku hala mevcut ise. Hayatın çok hızlı ve radikal değiştiği dönemlerde eski tecrübeler, eski teoriler işe yaramadığı gibi maladaptif olmaya, yani yeni duruma uyum sağlayamayıp bilakis başınıza bela olmaya başlar. Geçmişte başarılara imza atmış perspektifleriniz yeni dünyanın, yeni denge ve ilişkilerin içinde çuvallar. Bataklığa battıkça “varolana” daha da çok sarılarak başarısızlıklarınız iyice felakete dönüşür. 

“Akıl tutulmasına” yol açan nedenlerden bir tanesi de özellikle liberal ve sol entelektüeller arasında son 40 yılda hakim olan “siyaseten doğruculuk” üslubudur. “Öze” değil, “şekle” odaklanan bu üslup giderek meselelerin sahici biçimde tartışılabilmesinin önüne ciddi bir engel olarak belirdi. Örneğin beş tane erkeğin yaptığı bir deney bağlamında “bilimadamları” diye bir sözcük mü kullandınız, yandınız siz. Hemen defterinizi dürüp, bunu cinsiyetcilikle suçlayarak o deneyin içeriği, anlamı gibi çok daha önemli meselelerin es geçilmesine yol açarlar. Bu entelektüeller bir nevi “ahlak bekçilerine” dönüştüler. Liberal, sol görünüşlerinin altında ağır bir otoriter tarza sahiptirler aslında. “Varolan” üzerine konuşulacağına, sürekli “var olması arzulanan” üzerine zaman ve enerji hasrederler. Böylece de radikal ve püriten görünüşlerinin altında aslında gerçeklerden giderek uzaklaşırlar ve kendi gibilerle özellikle akademik camialarda dünyadan kopuk bir hayat yaşarlar, kendi alanlarını da kendileri gibilerle doldururlar. Özellikle Avrupa ve kuzey Amerika’da pek çok mesele bu siyaseten doğruculuk yüzünden adeta tartışılamaz hale geldi. Örnegin, birisinin “Yahudi” ya da “gey” olup olmadığını sormak bile adeta sizin doğrudan ırkçılık ve cinsiyetçilikle yaftalanabilmeniz için yeterli olabilir bu siyaseten doğrucular için. Yurtdışında doktora yaparken orta Asya Türkleri çalışıyor diye milliyetçilikle yaftalanan insanlar gördüm. Esasa değil, üsluba odaklanılması, meselelerin doğasının anlaşılmasının önünde büyük bir engel olarak belirir.

Ziyadesiyle zor zamanlardayız. Bildiğimiz bütün bakış açıları basit, basiretsiz bugün. Ancak ağırbaşlı akılcılıkla anı, atiyi anlayabiliriz. Salgının sebebi sahici sorunlarımızı soğukkanlı sakinlikle, sağduyuyla sonlandırabiliriz. Yepyeni, yemyeşil yeşerecek yarınki yaşam, yerkürenin yangınlarla yaşlanmış yorgun, yaşlı yapısının yenilenmesiyle yavaşça yolunu yapacaktır.

*İzmir Bornova Anadolu Lisesi’nden sonra Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği’ni bitirdi. Yüksek lisans çalışmasını Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde, doktorasını Ohio State Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yaptı. 1999 yılından bugüne Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesidir. Halen Atatürk Enstitüsü müdürlüğü görevini sürdürmekte olup Orada Bir Köy Var Uzakta adlı kitabın yanısıra Journal of Peasant Studies, Middle Eastern Studies, New Perspectives on Turkey, British Journal of Middle Eastern Studies gibi çok sayıda ulusal ve uluslararası dergide yazıları bulunmaktadır. Türkiye’de evrimsel düşüncenin gelişimi, demografik dönüşüm, toplumsal kuşaklar, modern Türkiye siyaseti ve blokzincir teknolojisinin sosyal ve ekonomik etkileri gibi konularda çalışmalarını sürdürmektedir.  

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s