Anıl Aba: “Siyasi rejimlerde, dolayısıyla da hakim ideolojide, bir kırılma olmadığı müddetçe neoklasik iktisadın sert çekirdeği değişmez.”

2019’un son aylarında Çin’de ortaya çıkan Kovid-19, çok kısa sürede dünyanın geri kalanına yayıldı. Yeterince ciddiye alınmayan salgın, kısa bir süre sonra ne kadar ciddi olduğunu bütün dünyaya göstermiş oldu. Virüsün hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte hemen herkesten farklı yorumlar gelmeye başladı: “Bilinen dünyanın sonu geliyordu” ya da “Yeni bir devrimler çağı başlamıştı.” Komploların ardı arası da kesilmek bilmiyordu: “Çin, virüsü ABD’ye karşı kullanmak için üretmişti.” Bu tip çıkışlar, her kriz döneminin vazgeçilmez ögeleridir. Önemli olan, soğukkanlılıkla olaylara yaklaşabilmek ve gerekli dersleri çıkarmak… Bu amaçla, Politika Atlası olarak bir grup hocamızla yeni bir mülakat serisine başladık. Hepsi farklı alanda uzman olan hocalarımız, mevcut krizin fotoğrafı çekip bizler için analiz ediyor. Serimizin ilk konuğu Kadir Has Üniversitesi öğretim üyesi *Anıl Aba. Hocamıza, medyada sıkça karşımıza çıkan bir dizi konuya dair sorular yönelttik. Gerçekten de iktisadi anlamda bir reform döneminden mi geçiyoruz yoksa sistem yeni bir sınav mı veriyor? Hocamızın yanıtları aşağıdaki gibi…

Öncelikle, mülakat isteğimizi kabul ettiğiniz için Politika Atlası adına teşekkür ederim. Oldukça zor zamanlardan geçiyoruz. Bu yüzden, izninizle ilk soruya “nasıl olduğunuzu” sorarak başlayayım.

Ben iyiyim, ailem ve yakınlarım da iyi. Selimpaşa’da karantinadayız. Fazla dışarı çıkmıyoruz, belki haftada bir gün falan. Üniversitem erken ve hızlı bir şekilde tedbir aldığı şanslı sayılırım. Evden çalışabiliyorum, dersleri çevrimiçi veriyorum. Gazete yazılarımı yazıyorum. Arada gitar çalıyorum. Pek kitap okuyamıyorum, konsantre olmak zor. Bir şekilde geçiyor günler…

Hocam bildiğiniz üzere, Kovid-19’un yarattığı kriz kendisini en ciddi şekilde ekonomik alanda gösterdi. Buradan hareketle, krizin mevcut iktisadi anlayışa ne gibi etkileri olur? Bu konuda öngörüleriniz neler?

Neoklasik, yani liberal, iktisadın en temel prensibi her türlü kaynağın, malın ve hizmetin hem tahsisatının hem bölüşümünün serbest piyasalarda fiyat mekanizmasıyla yapılması gereğidir. Normal zamanlar için bile “sakat” olan bu anlayışın sakatlığı kriz zamanlarında tabii daha çok görünür oluyor. Maske bulunamıyor olması, kolonya fiyatlarının, tıraş makinesi fiyatlarının artması vesaire… Kıtlık probleminin demokratik planlama ile değil de fiyat mekanizmasıyla çözülmesi, dolayısıyla bu ürünlere sadece zenginlerin ulaşabiliyor olması, liberal iktisat paradigmasının altını kazan bir şey halk nezdinde. Peki mevcut iktisat paradigması bu gerilemeden etkilenir mi? Bence etkilenmez. Neoklasik iktisadın baba ideologlarından Paul Samuelson “teori, cenazeden cenazeye ilerler” derdi. Al sana cenaze… 2008 krizi de bir cenazeydi. Ne değişti? Hiçbir şey. Lafı döndürmeye hiç gerek yok; neoklasik iktisat bilimsel bir düşünce okulu falan değildir, neoklasik iktisat ideolojik bir dogmadır. Din gibi… Papazları, rahipleri, müritleri ve finansmanı vardır. Misyonları da zenginlerin zenginliğini meşrulaştırmaktır. Yani Samuelson yanlıştı, iktisadında olduğu gibi. Siyasi rejimlerde, dolayısıyla da hakim ideolojide, bir kırılma olmadığı müddetçe neoklasik iktisadın sert çekirdeği değişmez.

IMF, Kovid-19’un “2008’den çok daha ciddi bir krize neden olduğunu” geçen hafta içerisinde açıkladı. Siz bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlk gelen rakamlar öyle gösteriyor. Amerika’daki işsizlik verilerini kast ediyorum. Son üç haftada Amerika’da 16 milyon kişi işsizlik sigortası başvurusunda bulundu. Normalde üç haftada 600 bin başvuru falan olur. 2008 krizinde ilk üç haftada yaklaşık bir buçuk milyon başvuru olmuştu. Tabii diğer ekonomik krizlerde şirket iflasları ya da küçülmeler birkaç aylık zamana yayılıyordu. Bu sefer ekonomi aynı anda yavaşladı. Ama bu yavaşlama ve daralma süreci biraz daha devam edecek. İflas zincirleri başlayacak. Pek çok şirket ucu ucuna devam ediyordu zaten. En iyi ihtimalle, devletler bir şekilde iflaslara çözüm üretse bile, geriye bilançoları bozuk şirketler kalacak. Bu bilançoların düzelmesi çok zor. Kısacası, IMF’nin bu öngörüsü kulağa doğru geliyor. Böyle giderse Büyük Buhran boyutunda bir gerileme yaşanabileceği de konuşulmaya başlandı. Çok uzun yıllar sürmez belki ama birkaç çeyrek olabilir.

Yine, Kovid-19’un neden olduğu kriz üzerinden gidersek Dani Rodrik ve Daron Acemoğlu gibi kimi ünlü iktisatçılar konu üzerine farklı açıklamalarda bulundu. Örneğin, Dani Rodrik “Kimse bu salgının önceden sahip olduğumuz eğilimleri tersine döndürmesini ya da değiştirmesini beklemesin” gibi çok net bir pozisyon alırken; Daron Acemoğlu, “Küresel ekonomik sistemin değişmemesi artık mümkün değil” diyerek kısmen Rodrik’ten farklı bir pozisyon aldı. Bu yorumlar üzerinden gidersek, siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci? Neoliberal dünya düzeninde bir değişim olması mümkün mü, yoksa muhtemel değil mi?

Kesin konuşmak zor olsa da spekülatif tahminlerde bulunabiliriz. Tabii yıldız olmak kesin konuşmayı gerektirir. Bu yüzden Dani, Daron ve diğer yıldız iktisatçılar net pozisyonlar alırlar. Yarısı yanlış çıkacak. Diğer yarısı “ben demiştim” diyecek. Ben bu konuda Daron ile Dani arasında Dani’ye daha yakın bir noktadayım. Sistemde değişim elzem bir ihtiyaç. Ama kaçınılmaz da değil. Çünkü bu değişime ayak direyen, otoriter sağ rejimlerle örülü bir siyaset var. İşçi sınıfı da örgütlülük açısından epey zayıf durumda. Normal şartlar altında böyle süreçlerin sonunda ya devrim olur ya da evrim. Anormal şartlar altındaysa ya hiçbir şey değişmez ya da işler kötüye doğru evrilir. Sanki biz bugün anormal şartlara daha yakın gibiyiz.

Öte yandan, Amerikan hegemonyası liberal ideoloji ve kapitalist üretim biçimi üzerine kurulu. Amerika, hegemonyasını üstüne kurduğu temel değerlerden kolay kolay vazgeçemez. Baksanıza sistem Bernie Sanders’i bile kaldıramıyor. Dolayısıyla Amerika’nın hegemonyası kırılmadan küresel ekonomik iş bölümünün değişmesi zor. Başka bir gücün meydan okuyup yeni oyun kurucu olması ve yeni oyunu şimdikinden farklı kurallarla kurması gerekir. Çin bunu zorluyor ama henüz kendi hegemonyasını kurmuş değil. Wallerstein’e göre bu dönüşüm 30 yıl savaşları ile olur.

Öbür taraftan, hemen hemen her ülke, Kovid-19’a yönelik bir dizi yardım paketi açıkladı. Hepsinin ortak yönü ise sermayenin korunması denebilir. Sizce bu krizin faturası kime yansıtılacak, halkın bu duruma kendiliğinden bir tepki geliştireceğini düşünüyor musunuz?

Evet, son 10-15 yıldır dünyanın çoğu ülkesine neoliberal politikalar uygulayan otoriter sağ hükümetler musallat oldu. Neoliberalizm, yoksuldan alıp zengine dağıtan bir ekonomik rejimdir. Aslında kapitalizmin ta kendisidir. Ayrıca bir terim ile ifade edilmesinin sebebi belki öncesinde, yani 1940’lardan 60’ların sonlarına kadar, sosyal refah devleti gibi bugünden biraz daha farklı bir dönem yaşanmış olması. Kapitalizmde servetin kaynağı emek sömürüsüdür. Neoliberal dönemde devlet, bu sömürünün gerçekleşmesini mükemmelleştirecek arz yanlı politikaları daha yoğun ve daha kolay bir şekilde uygulamaya başladı. Dolayısıyla kapitalistler karşılarında onu korkutacak bir alternatif olmadığı müddetçe faturaların çoğunu halka ödetmeye devam edecektir. Yakında kurtarma paketleri de gelir. Halkın vergisiyle finanse ediliyor. Mesela Boeing iflasın eşiğinde, 60 milyar dolar lazımmış. Neoliberal kapitalizmde kârlar özeldir, zararlar kamusal… Korona da asimetrik bir şok. Hem yoksulları daha fazla öldürüyor, hem prekaryayı ekonomik olarak daha olumsuz etkiliyor hem de nihai faturayı ağırlıklı olarak halk ödüyor. Ama halkların bu duruma bir tepki geliştirebileceğini sanmıyorum. Çünkü örgütlü değiller. Halk örgütlü olmayınca çıkan sesler cılız kalır. Maalesef bu işler Twitter’da geyik yaparak olmuyor. Keşke o kadar kolay olsaydı.

Salgınla birlikte su üstüne çıkan gerçeklerden biri de özel sağlık sisteminin yetersizliğidir. Bu kriz, Küba örneğini de düşünülünce, toplumcu sağlığa geri dönüşün bir işareti olabilir mi? Ne söylemek istersiniz bu konuda?

Küba’nın toplumcu sağlık sistemi çok iyi bir sistem. Maddi yetersizliklere ve ekonomik ambargoya rağmen temel sağlık göstergelerinin çoğunda OECD ülkeleri ortalamasından iyiler. Sosyalizmde koruyucu ve önleyici sağlık vardır. Kapitalizmde ise hasta ballı müşteridir. Bakın korona tipi bir virüs üzerinden bir salgının tekrar geleceği biliniyordu. “Big Pharma,” yani dev ilaç, bunun tedavisine yönelik araştırmaları neden daha önce yapmadı? Kırışıklık giderici cilt kremleri üzerine çalışmak daha kârlı olduğu için… Bu kadar basit. Toplumcu sağlığa mutlaka geri dönmeliyiz. Doktor, hemşire, sağlık çalışanları, hastane, klinik ve yatak sayısı arttırılmalı. Sağlık, ücretsiz ve herkese eşit bir şekilde verilmeli. 2020 senesinde hala bunları söylemek zorunda kalmamız inanılmaz.


Koronavirüsle mücadelede Türkiye’nin de içinde olduğu kimi ülkeler çoğunlukla ekonomik sebepleri gerekçe göstererek zorunlu karantina kararı almadı. İki hafta önce Donald Trump konuyla ilgili olarak “Sorunun kendinden daha büyük bir soruna yol açmasına izin veremeyiz.” demişti. Bunun yanında MIT’den Emil Verner, İspanyol gribi istatistiklerinden yola çıkarak hazırladığı son raporda, sosyal izolasyon gibi önlemleri en sert şekilde uygulayan ülkelerin vaka sayısındaki düşmeye bağlı olarak salgını daha az ekonomik hasarla atlattığını buldu. Bugünlerde ekonomiyi tercih eden ülkelerin uzun vadede ekonomik olarak da zararlı çıkacağı fikrine katılıyor musunuz?

Katılıyorum. Bu kısa vade ile uzun vade arasındaki bir karar. Geç kapitalizmde Keynes’in “uzun vadede hepimiz ölüyüz” sözü benimsendiği için tercihler genelde kısa vadeden, yani günü kurtarmaktan yana oluyor. Tabii Amerika’da başkanlık yarışı gibi özel bir durum da vardı. Bu süreçte Trump olası bir ekonomik yavaşlamanın kendini götürebileceği ihtimalini düşünerek salgını geçiştirmeye niyetlendi gibime geliyor. Ekseriyetle ekonomik duruma göre oy verilen bir dünyada ekonominin bozulmasından her lider korkar. Korktukları için de çoğu başta çekimser davrandı. Yok yere ekonomi olumsuz etkilenmesin diye düşündüler. Ama baktılar iş ciddi, hepsi tedbirleri yükseltmeye başladılar. Bizde de işler benzer bir şekilde ilerliyor. Yani “biraz tedbir alalım salgın çığırından çıkmasın ama ekonomi de çok yavaşlamasın” şeklinde bir optimizasyon yapıyorlar gibi.

Pandemiler, ekonomiler üzerinde yarattığı etkilerle dünya tarihine yön vermişti. Genellikle ekonomik olarak olumsuz sonuçlara yol açsa da Kara Veba’dan sonra işçi arzında oluşan kıtlık; maaşları hızla arttırmış, bölgeyi zenginleştirmiş ve feodal ekonomiyi zayıflatmıştı. Bugünden baktığımızda Kovid-19 salgınının ekonomik olarak, dolaylı ya da doğrudan, olumlu bir sonucunu öngörebilir miyiz?

Dediğin doğru. Eskiden nüfus artışının ekonomik büyüme oranına yetişemediği, dolayısıyla da işçi talebinin işçi arzını aştığı, dönemler vardı. Bu dönemlerde ücretler daha hızlı artıyordu. Fakat bu sefer durum biraz farklı. Bir, bu salgının sonucunda yüz milyonlarca insan kaybı olmayacak gibi gözüküyor. İkincisi, kapitalizm özellikle neoliberal dönemde çok büyük bir yedek işsiz ordusu biriktirdi, Marx’ın tabiriyle. Yani işçi talebi arttığı zaman bu talep, ücretler üzerinde yukarı yönlü baskı olmadan, kolayca karşılanabiliyor. Dolayısıyla ücret artışı olacağını sanmıyorum. Online eğitim, görüşme, ve konferans yazılımları gibi sektörel kazananlar oluyor. Mesela Zoom’un piyasa değeri birkaç ayda yüzde 35 arttı. Bilgisayar ve konsol oyunları aynı şekilde. Temizlik ve hijyen ürünleri şirketleri de kazanır. Salgından sonra insanlar hijyene önem vermeye devam edecektir. Şirketler de reklam ve pazarlamayla bunun üzerine gidecektir. Diyeceğim, genel ve sınıfsal olarak olumlu bir sonuç çıkması düşük bir ihtimal. Krizi fırsata çevirenler için olumlu sonuçları olur, o kadar.

Son olarak, bu krizden çıkarmamız gereken dersler nedir diye bir soru yöneltsem, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Çıkarılacak çok ders var tabii. Ama ben birini daha fazla önemsiyorum. Neoklasik iktisadın bir prensibi de “herkes üretime yaptığı katkı kadarını alır” prensibidir. Serbest piyasa kapitalizminde “herkes hak ettiğini alır, herkes aldığını hak eder” yani. Buna göre çöpçüler, kuryeler ve kasiyerlerin üretime katkıları asgari ücreti hak ediyordur. Muhtar Kent’in katkısı yıllık 15 milyon doları, Jeff Bezos’un birikmiş katkısı 150 milyar doları hak ediyordur. Totolojik aslında… Kısacası Jeff Bezos, Kim Kardashian, Arda Turan veya Enes Batur’un topluma katkısının piyasa değeri market kasiyerlerininkinden fazladır, teoride. Korona salgınının insanlara bunun böyle olmadığını göstermiş olması gerekir. Yani çiftçilerin, kuryelerin, çöpçülerin, pazarcıların, hemşirelerin Kim Kardashian’dan, ünlü futbolculardan, yıldız dizi oyuncularından çok daha önemli olduklarının anlaşılmış olmasını diliyorum. CEO’lar, pazarlamacılar, reklamcılar olmasa da olur ama çöpçüler, çiftçiler, kuryeler, inşaat işçileri olmazsa olmaz. Bu kabul edilirse, “ne yani sosyalizmde inşaat işçisiyle doktor aynı maaşı mı alacak?” sorusunu daha başka bir zeminde tartışmaya başlayabiliriz.

*Anıl Aba, lisansını ekonomi alanında London School of Economics’te tamamladı. Yüksek lisans ve doktorasını sırasıyla Koç Üniversitesi ve University of Utah’ta tamamlayan Anıl Aba, Kadir Has Üniversitesi’nde ekonomi dersleri vermekte ve aynı zamanda Birgün gazetesinde düzenli olarak yazıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s